6 Şubat 2023

“İş ehil olmayana verilince kıyameti bekle” 24 yıl bekleyince oluyormuş.

Çok üzgünüm.

Plansız, programsız, öngörüsüz bir yönetim anlayışı hakim. Evet eskiden de bu konuda çok başarılı değildik ama deniyorduk. Artık farkındalık bile yok. Gerçekten üzgünüm.

128 Milyar dolar buhar olmadı elbet bir yerlerde diyenlere sormak gerek nerede ?

Her yere yardım gönderdik. Göçmenlere çadır kentler kurduk. Ama ağustos böceği gibiyiz karınca gibi değil. O çadırların yerine daha fazlasını, iyisini ve yenisini koymamışız.

Telekominikasyon işini kimlerden alıp kimlere verdik başına kimleri getirdik sonu ne oldu? Tıpkı müteahhitler gibi onların da peşine düşülmesi gerekmiyor mu? Bu hizmetleri üretenlerin sorumlulukları varsa bu sorumlulukları denetleme görevi kimde ? Bu denetçi kurum ve o kurumların tüm süreç boyu yöneticileri ne yapmış ne yapmamış?

Askeri kışlasına sokup sosyal faaliyetleri kamu kurum ve STK lara devredip askeri vesayetten kurtulduk. Afete hazırlıklı olmak disiplin gerektirir. Bu disiplin ve alışkanlığı askerden öğrenmeden kurumları hazırlamadan yetki devri yapamalıydık. Bu görev devrini yapanlar planlayanlar ve rol alanlar kimler?

Hataları ve noksanları görüp söylemek mi yoksa bunları yapıp saklamak mı hainliktir ?

99 Depreminden ders çıkaramadığımız ortada, ya bundan sonra ?

Zeitgeist

Hayır, hayır komplo teorisi yazmayacağım. Bu terim almanca ve “Zamanın Ruhu” anlamına geliyor. Bir elbise, bir şarkı, bir araba, bir ev her şey dönemini anımsatır ve anımsama sadece bir tarih aralığına denk gelmez. İnsanda nostaljinin yanında bir duygu bütünlüğü oluşturur. Bu koku, tat, doku, psikolojik durum bir sürü şeyin karışımıdır ve her dönemin farklı olduğunu anlatır.

İçinde bulunduğumuz zaman bunu çok fark etmeyiz hatırladığımızda fark ederiz ve artık geçmiştir. Evet burada belgeselde de verilen yavaşça kaynatılan kurbağa benzetmesine geliyoruz ama farklı bir açıdan yaklaşalım. İnsan bu zamanın ruhunu içindeyken değilde sonradan mı fark ediyor. Yani değişim olmadan zamanın ruhunu yakalayamıyoruz sanki. Önemli olan geçen zamanın ruhu değil. Şimdiki zamanın ruhu.

Komşumuzla konsere gittik. Onların da iki kızı var. O yaşlarda biz ailemizle alışverişe bile gitmekten sıkılırdık. Bir iki örnek aile daha vardı ancak azınlıktaydık. Kötü demiyorum iyi de demiyorum. Sadece nedenleri üzerine düşünmek gerek. Konser hatırladığım konserler havasında değildi. Zamanın ruhu dediğimiz şey büyük oranda bizim algımızdan oluşuyor. Onu etkileyen de aslında tamamen dış faktörler.

2015 den sonra kırılan bişeyler oldu. Umduğunu bulamayanların kırılan özgüveni karşısında bizim de hevesimiz yükseldi. Özgüven kaybedenler güven sağlamak yerine yükselen hevesleri boğmaya karar verdi. Sonra her şey daha kötüye gitti. Buraya tarih yazacak değilim elbet. Sadece son yedi yılı hızlıca hatırlayın yeter.

Tüm olayların üzerine pandemi tuz biber oldu ve zamanın ruhu yakalanmak istenmeyen kurtulunmak istenen bir hale geldi. Bize yeni bir ruh gerek. Güvenle, hevesle, bilimle, saygıyla, sevgiyle, azimle zamanın ruhunu bu kez biz oluşturalım. Biz onu değil o bizi yakalasın. Olgular yılgınlık değil azim yaratsın içimizde. Yüz sene önce yaptık yine yaparız.

Sevgiyle kalın…

Monolog

Yazmak zaten bir monolog deneyim. Ancak bir okur kitlesi olduğunda belki başka hissediliyordur. Bana daha çok su üzerine yazıyormuşum gibi geliyor. İnternet ortamında yazdıklarımız ne kadar kalıcı ?

Blog mu kaldı diyebilirsiniz. E-Mail bile bir iletişim aracı olmaktan çıkıp gerçek posta gibi resmi bilgi aktarım dışında kullanılmaz oldu.

Evet okur kitlesi olan sosyal medya uygulamaları okur bulma ihtimalini artırıyor. Sanırım ben monolog seviyorum. Belki de okurun beni bulmasını bekliyorum. Keşfedilmek için göz önünde olmamak gerek, öyle değil mi ?

Dertleşmek için insanın birine ihtiyaç duyması onun sosyal bir canlı olmasından kaynaklanıyor. Bu durumda sosyal medya sanal ortamda bu ihtiyaçların karşılanmasını sağlıyor. Sosyal bir canlının gerçek ve canlı bir ihtiyacını cansız bir ortamda sağlamak, akvaryuma mercan resifi arka plan resmi koymaya benziyor biraz.

Elbette durum bundan daha karmaşık. Teşbihde hata olmazmış. Zaten burada havadan sudan, kendi kendime yazılar yazıyorum.

İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilirmiş. Blog yaz postala millet bilmezse google bilirmiş.

Yeni Bir Yıl, Yeni Bir İş…

Daha önce emekli olmak üzerine bir yazı yazmıştım. (epi topu 3. yazım zaten böyle yazınca daha havalı oluyor…) Geçtiğimiz yıl (2021) Eylül ayında emekli oldum. Son dört ayı göz önüne aldığımızda sanırım emekli hayatım konusunda bir tahmininiz vardır. Evet elbette 1 gün bile boş duramadım. Ama aç kalmama garantisinin verdiği müthiş özgüven ve özgüdü ile serbest çalışma deneyimi yaşamaya karar verdim. Bunun ayrıntıları başka bir yazının konusu olsun ….

Pandemi nedeni ile çoğunlukla uzaktan çalışma hayatımıza girmiş ve İstanbulda yaşama çilesine bir ara vermişti. Ancak devlet ve patron zihni yazılım gibi gayet uzaktan yapılabilecek bir üretimin neden ofis dışında yapılmasının daha da verimli olabileceğini kavrayamadığı için aşamalı, araç ve zaman paylaşımlı ekstra çileli yöntemlerle bizleri ofise getirmeye çalıştı. Gözden ırak olan gönülden ırak olur örneği gibi çalışanları göremeyince çalıştıklarından emin olamıyorlar sanırım. Çalışanı değil çalışmasını denetleme ve ölçmenin bir yolunu aramak yerine kart basmamızı mesai saatlerinde ofiste olmamızı bekliyorlar.

Bu bakış da benim serbest çalışma hayatına geçişime ciddi bir katkı sağladı. Sonunda 2022 ye sözleşmeli bir çalışan olarak giriyorum. Hayata daha özgür bir akıl ile baktığımı düşünüyorum. Fırsatlara daha açık, harekete hazır. Tabi pandemi ve ekonomi izin verirse bu da apayrı bir yazı konusu sanırım .

Sağlıcakla, huzurla, esen kalın dostlarım…

Blog Yazmak

Sudan bir konu daha. Blog “Weblog” sözcüğünün bir tür kısaltması. Türkçesine bakarsak, ağ kaydı/günlüğü demek. Log kayıt anlamında kütük. Tuhaf ama her iki dilde de odun ve kayıt anlamına da geliyor. Belki seyir defteri ve gemicilik nedeni ile odunla ilintilidir.

Sitede ikinci yazının nasıl yayımlanacağını görmek için gerçekten sudan bir yazı olsun diye yazıyorum. Ancak blog yerine beğenerek kullanacağım bir Türkçe karşılığı bulamadım. Bulursam bu yazıya ekleyeceğim.

Blog tan türetilmiş bir de blogger var. Burada beni tarifleyen bu sözcük için de blog yazarı karşılığı modern(!) Türkçe’mize girmiş bulunuyor. Blog için anlamlı ve güzel bir karşılık bulduğumda blogger da karşılanmış olacak.

Emekli Olmak

Ben biraz sözcüklere takıntılıyım. “Kökü ne?”, “Nereden gelmiş?”, “Neden böyle denmiş?” gibi. Emekli olmak her nedense yaş itibari ile iki ayak üzerinde duramamak, emeklemek gibi çağrışımlar yapsa da aslında Emeği Olan demek. Yani emeğini biriktirmişsin artık emek harcamana gerek yok rahatına bak, canının istediğini yap yaşam biçimi demek.

Peki gerçekten öyle mi oluyor. 32 yıl biriktirdiğim emeğim bundan sonraki yaşam biçimimi destekleyecek mi ? Tabiki hayır… Öylese ne yapmalı. İki seçenek var; yaşam biçimini ve içeriğini birikiminin sağladığı gelirle sınırlamak ya da bu geliri bir kaldıraç gibi kullanıp kısa sürede hızlı birikimle hedeflenen seviyeye ulaşmak.

Genelde ikinci seçenek seçilip mezara kadar çalışılıyor. Olması gereken ise makul bir zaman/tutar hedefi belirleyip orada durmak ve şu an olmasa da, o zaman olanla yetinmek. İncelediğim bir emekli yaşı ve ortalama ömür beklentisi analizinde (USA) elliden sonraki çalışılan her yıl kalan ömürden iki yıl götürüyor. 50 de emekli olanın beklenen ömrü 80 iken 60’a gelindiğinde 70’e düşüyor bu da emelilik hayatının üç kat azalması demek. 50 de emekli olsan 30 yıl emeklilik yaşayacakken 60 da olunca 10 yıl emeklilik hayatın kalıyor. Tabi bunda etkin olan geçen ömrün kalitesi ağırlığı gibi konularda var. Örneğin 50 de gerçekten emekli olabilmek için zaten yüksek bir gelir seviyen olmalı. Bu durumda yaşam kaliten 80 yaşı görmeni destekleyebilir.

Öz özet çalışmaya bir süre daha devam…